Koronavirüs (COVID-19) Salgınının Kira Sözleşmelerine Etkisi

Tüm dünyayı tehdit eden ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak ilan edilen korona virüs kapsamında ülkeler virüsün bulaşıcılığını azaltmak için tedbirler almaktadır. Korona virüsün ülkemizde de görülmeye başlamasından itibaren idarece sıkı tedbirler alınmaya başlanılmış ve alınan tedbirler sonucunda ekonomik ve hukuki birçok sorun ortaya çıkmıştır. Bu kapsamda kanun koyucu, kiracı ve kiraya veren arasındaki kira sözleşmeleri ile ilgili bir düzenleme getirmiştir.

7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile işyeri kiraları ile ilgili özel bir düzenleme yapılmış (Geçici 2. madde) ve 26.03.2020 tarihinde Resim Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un Geçici 2. maddesi “01.03.2020 tarihinden 30.06.2020 tarihine kadar işleyecek işyeri kira bedelinin ödenememesi kira sözleşmesinin feshi ve tahliye sebebi oluşturmaz.’’ hükmünü içermektedir.

Kanun koyucu anılan düzenlemede özellikle ‘işyeri’ terimini kullanarak, bu düzenlemeyi işyerleri ile sınırlandırmıştır. Kural olarak konut kiraları korona virüs kapsamında getirilen düzenlemeden etkilenmemektedir. Düzenleme, yalnızca 01.03.2020 tarihinden 30.06.2020 tarihine kadar işleyen işyeri kira bedellerini kapsamaktadır. 

7226 sayılı Kanun kapsamında getirilen düzenlemeyle, bu tarihler arasındaki kira bedellerinin ödenmemesi halinde, kiraya veren Türk Borçlar Kanunu’nun 315. madde hükmüne dayanarak kira bedelinin ödenmemesinden kaynaklı hakkını kullanarak kira sözleşmesini feshedemez ve Türk Borçlar Kanunu’nun 352/2. madde hükmüne göre bir kira dönemindeki iki haklı ihtar nedeniyle tahliye davası açamaz. Bu tarihler içindeki ihtarlar haklı ihtar sayılmayarak kiraya veren bu ihtarlara dayanarak tahliye davası açma hakkını kullanamaz.

Ancak dikkat edilmesi gereken husus, bu hükümle birlikte kiracının kira borcunu ödeme yükümlülüğü ortadan kalkmamasıdır. Getirilen düzenleme sadece 01.03.2020 ve 30.06.2020 tarihleri arasındaki kira bedelinin ödenmediğinden bahisle, sözleşmeyi feshetme ve tahliye davası açma hakkını kiraya verenin elinden almaktadır. Böyle olmakla beraber söz konusu düzenleme kiracının temerrüde düşmesini engellememektedir. Kiracı belirlenen bu dönemler arasındaki kira bedelini ödemezse temerrüde düşmüş olur ve bu halde kiraya veren hem kira bedelini hem de temerrüt faizini isteyebilir.

30.06.2020 tarihinden sonra, kiraya veren ödenmeyen kira bedelleri için ihtar çekerek kiracıya süre verebilir ve ödenmeyen bütün kira bedellerini talep edebilir. Verilen 30 günlük süre içerisinde kira bedeli ödenmezse kiraya veren kira sözleşmesini feshedebilir ve 01.03.2020 – 30.06.2020 tarihleri arasında doğmuş ve süresinde ödenmeyen kira borçları için daha sonra icra takibi yapabilir.

Ayrıca koronavirüs nedeniyle faaliyeti kısıtlanan ya da kapatılan işyerlerinin durumu mücbir sebep kavramına mı veyahut geçici ifa güçlüğüne mi girdiği hususu ise şu anda öğretide tartışmalıdır; ancak Türk Borçlar Kanunu’nun 138. maddesine göre sözleşmenin kurulduğu sırada taraflarca öngörülemeyen ve öngörülmesi de beklenilmeyen, borçludan kaynaklanmayan, söz konusu durumdan sonra ifanın gerçekleştirilmesinin talep edilmesi dürüstlük kuralına aykırı olacak şekilde güçlenmesi söz konusuysa ve borçlu borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçlenmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmişse bu kavram ‘’aşırı ifa güçlüğü’’ olarak tanımlanmaktadır.

Aşırı ifa güçlüğü halinde kiracı hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Böylelikle kiracı, kira bedelinde indirim yapılmasını isteme ve sözleşmenin yeni koşullara göre uyarlanmasını talep edebilecektir. Ancak her somut olay farklı unsurlar taşıdığından, her kira sözleşmesi de kendi içinde ayrı ayrı tartışılarak değerlendirilmelidir.

Taraflar kira miktarı konusunda aralarında anlaşamazlarsa uyarlama davası gündeme gelebilecektir. Uyarlama, sözleşme bedelinin indirilmesi, bedelin vadesinin uzatılması veya sözleşmede yer alan faizlerin indirimi şeklinde gündeme gelebilir. Uyarlamanın uygun düşmeyeceği hallerde ise fesih hakkı kullanılabilecektir.

Sonuç olarak, yaşadığımız bu salgın hastalık dönemi kiracının kira ödeme borcunu ortadan kaldırmamakta, ancak yukarıda anılan dönemle sınırlı olmak üzere kiraya verenin borcunu ödemeyen kiracının sözleşmesini feshetme ve kiracıya karşı tahliye davası açma hakkını elinden almaktadır. Bu dönemin son bulmasıyla birlikte (30.06.2020) kiraya veren, borcunu ödemeyen kiracıdan hem ödenmeyen kiraları hem de ilgili temerrüt faizini talep edebilecektir.

Ayrıca kiracıların salgın sebebi ile mahkemeden uyarlama talebinde bulunması veya kiracının kira borcunu ödememesi sebebi ile kiraya verenin yasal yollara başvurması halinde süreç çok uzun zaman alacağı, salgına bağlı sıkıntılara zamanında çare olmayacağı, ayrıca taraflar arasındaki ticari ilişkiyi zedeleyeceği unutulmamalıdır. Kaldı ki mahkemelerin vereceği kararların tarafların taleplerini ve ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamayacağı da oldukça belirsizdir. Bu yönüyle salgın sürecinde karşı karşıya kalınan sıkıntıların dostane yollarla yönetilmesi ve çözüme kavuşturulması, tarafların gelecekteki ilişkilerinin korunması ve sürekliliği için önemli olmakla beraber salgının önlenmesine ilişkin sosyal sorumlulukların yerine getirmesine de katkı sağlayacaktır.

 

Sözleşmeden Cayma Halinde Organizasyon Ücretinin İadesi

gayrimenkul-

 

Ev ya da araç sahibi olmak isteyenleri oluşturdukları gruplar ve özel sistemler üzerinden faizsiz ve vade farksız ev veya araç sahibi yapacağını iddia ve beyan eden firmalara bir çok mecrada denk gelmek mümkün.

Söz konusu firmalar çekilişli ev ve araç edindirme amacıyla iştirakçilerle sözleşmeler imzalamakta ve sözleşmenin imzası sırasında iştirakçilerden organizasyon bedelinin yanında “organizasyon ücreti” adı atında bir ödeme talep etmektedir. Buna karşın herhangi bir nedenle iştirakçinin sözleşmeden cayması halinde peşinen tahsil edilen bu organizasyon ücreti, hukuki bir dayanağı olmaksızın iştirakçilere iade edilmemektedir. 

Peki söz konusu organizasyon ücretinin iştirakçi tarafından iade alınması mümkün müdür?

Bu konuda yargı kararları ışığında bir yol olduğunu düşünüyoruz. Hukuki süreci bizim aracılığımızla yürütmek ve detaylı bilgi ve sorularınız için lütfen iletişime geçiniz.

6 Soruda Aracınızda Oluşan Değer Kaybının Talebi ve Tahsili

kaza-deger-kaybi-hesaplamasi

1. Araç Değer Kaybı Nedir?

Araç değer kaybı, kaza sebebiyle onarım gören araçların ikinci el piyasa değerlerinde meydana gelen maddi kaybı ifade eder. Kazanın ardından tamir edilen aracın onarımı eksiksiz ve kusursuz yapılmış olsa dahi, aracın satış fiyatı, kaza öncesi belirlenen satış fiyatından her halükarda daha düşük olacaktır. Söz konusu bu fark, karşımıza değer kaybı olarak çıkmaktadır.

2. Araç Değer Kaybını Talep Hakkı Kime Aittir?

Trafik kazasının oluşumunda kusuru bulunmayan araç sahibi, aracında meydana gelen hasarın tespiti ile oluşan değer kaybını talep edebilir.

3. Araç Değer Kaybı Kimden Talep Edilebilir?

Araç değer kaybını, öncelikle trafik kazasına karışan kusurlu araç sahibi bu aracın Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta (Trafik Sigortası) poliçesini düzenleyen sigorta şirketi, araç işleteni, aracı kullanan kişi müştereken ve müteselsilen ödemekle yükümlüdürler. Bu yanıyla, burada sayılan sorumlulardan birine ya da aynı anda tamamına başvurularak araç değer kaybının tahsili talep edilebilir.

Burada belirtmek isteriz ki, zarara uğrayan araç sahiplerinin trafik sigortasında öngörülen sınırlar içinde dava veya tahkim yoluna gitmeden evvel ilgili sigorta şirketine yazılı başvuruda bulunması zorunludur. Sigorta şirketinin bu başvuruyu tamamen ya da kısmen reddetmesi ve/veya başvuru tarihinden itibaren 15 iş günü içerisinde (Trafik Sigortasında 15 gün) yazılı olarak cevaplamaması halinde hukuki yollara başvurulabilmesi mümkündür.

Bir diğer önemli husus ise kaza tarihi ile ihbar tarihi arasından mülkiyet değişimi olan araçlara ilişkin taleplerin sigorta şirketleri tarafından karşılanamayacağıdır.

4. Araç Değer Kaybı Nasıl Hesaplanır?

Araç değer kaybı, 01.06.2015 tarihli ve 29355 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları” ile tespit edilmiş kriterler çerçevesinde hesaplanmaktadır.

Hesaplamaya ilişkin birçok değişken söz konusu olmakla birlikte ortaya çıkacak kaybın, sigorta eksperlerince inceleme yapılmaksızın peşinen söylenmesi mümkün değildir. Böyle olmakla birlikte aracın 2. el piyasa değeri, üretim yılı, kilometresi, markası, modeli, hasar geçmişi ve hasarların nitelikleri, trafiğe çıkış yılı hesaplamaya etki eden en temel kriterler olarak sayılabilir. Hakim ve hakemler, sigorta eksperlerince, sayılan kriterlere dayalı yapılan hesaplamaları esas alarak bir hükme varmaktadır.

5. Araç Değer Kaybının Talep ve Tahsilinde Zamanaşımı Süresi Nedir?

Motorlu araç kazalarından doğan zararların tazminine ilişkin talepler, zarar görenin, zarar ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve herhalde, kaza gününden başlayarak on yıl içinde zamanaşımına uğrayacaktır.

Hal böyleyken, kusursuz araç sürücüsü, aracında oluşan değer kaybının tahsili için kazanın meydana geldiği tarihten itibaren iki yıl içinde ilgili sigorta şirketine başvuru yapmalıdır.

6. Hangi haller Araç Değer Kaybı Kapsamı Dışındadır?

Öncelikle, araç değer kaybının talep edilebilmesi için, her halükarda en az iki aracın trafik kazasına karışması gerekir. Bu yönüyle, kişinin kendi aracını kendi kusuru ile bir yere çarpması halinde değer kaybı talep edilmesi mümkün değildir; nitekim araç değer kaybı, trafik kazasına karışan diğer aracın sahibinden, sürücüsünden ya da trafik sigorta poliçesini düzenleyen sigorta şirketinden talep edilebilmektedir.

Yine trafik kazasının oluşmasında kendisine % 100 kusur atfedilen taraf, aracında oluşan değer kaybına ilişkin talep hakkına sahip değildir. Bir başka söylemle, araç değer kaybı talebinde bulunacak tarafa yüklenebilecek kusur oranı, maksimum % 50 oranında olmalıdır.

Ayrıca mini onarım ile giderilebilen basit kaporta, plastik tampon/parça onarımları, cam, radyo/teyp, lastik, hava yastığı, jant, mekanik, elektrik, elektronik ve döşeme aksamı hasarları ile ana iskelet ve şaside hasar olmaksızın vidalı parçalarda yapılan onarım/değişim ile giderilebilen hasarlar değer kaybı teminatı kapsamı dışındadır.

Aynı yerde birden fazla hasar olması veya araç geçmişinde 3 ve daha fazla hasar olması, araç kilometresinin 165.000 km’den fazla olması hallerinde de değer kaybı alınabilmesi çok zor olmaktadır.

Aracınızda Oluşan Değer Kaybının Talebi ve Tahsiline Yönelik Tavsiyelerimiz

  • Kaza anında mutlaka kaza tutanağı düzenleyiniz ve kazanın fotoğraflarını çekiniz. Aracınız servise gittiğinde servisten onarım fotoğraflarını ve faturasını talep ediniz.
  • Değer kaybının daha kısa süre içerisinde tahsilinin sağlanması amacıyla, öncelikle Sigorta Tahkim Komisyonu’na başvuru yapılması lehinize olacaktır.
  • Değer kaybı talebinizin yerine getirilebilmesi için, kaza tarihi ile sigorta şirketine ihbar tarihi arasında mülkiyet değişikliği yapılmamasını öneririz.
  • Son olarak araç değer kaybınızın tahsiline ilişkin size ulaşan ya da tahsilata ilişkin belli rakamlar telaffuz ederek taahhütte bulunan kişi ve kurumlara karşı dikkatli olmanızı, bu kişi ve kurumlarla anlaşmadan evvel gerekli araştırmayı yapmanızı öneririz.

Vesayet ve Vasi Atanması

Fullscreen capture 11182010 80308 PM

Vesayet nedir?

Vesayet; kanununda sayılan hallerde ergin kişilerin; bazı durumlarda da çocukların, maddi ve yaşamsal menfaatlerinin korunması için işlem ehliyetlerinin sınırlanarak, vesayet makamlarının idaresine bırakılmasını sağlayan bir kurumdur. Kanunda sayılan vesayet organları; vesayet daireleri ile vasi ve kayyımlardır.

Vesayet altına alınmayı gerektiren haller nelerdir?

Vesayeti gerektiren haller zorunlu olarak ortaya çıkabileceği gibi ilgili kendisinin vesayet altına alınmasını isteyebilir. Vesayeti gerektiren haller aşağıdaki gibidir:

* Yaş küçüklüğü: Kural olarak her küçük velayet altında bulunur. Ancak bazı hallerde velayet kaldırılabilir. İşte bu hallerde, yani küçüğün velisi yoksa, o küçüğe vasi atanır.

** Kısıtlama sebepleri: Bu sebepler 4 alt başlık altında toplanmaktadır. Buna göre;

1. Akıl Hastalığı veya Akıl Zayıflığı

Medeni Kanun uyarınca akıl hastalığı veya zayıflığı nedeni ile işlerinin idaresi veya bakım ve korunma için kendisine yardım gereken ya da başkasının güvenliğini tehlikeye sokan her ergin vesayet altına alınır. Burada her akıl hastalığı veya zayıflığı değil, belli şartlara tabi akıl hastalığı veya zayıflığı halinde kısıtlama söz konusu olacaktır. Bunu kanun koyucu “… işlerini göremeyen veya korunması ve bakımı için kendisine sürekli yardım gereken ya da başkalarının güvenliğini tehlikeye sokan her ergin …” şeklinde ifade etmiştir.

Kişinin akıl hastalığı veya zayıflığı nedeni ile vesayet altına alınabilmesi için resmi sağlık kurulundan sağlık raporu alınması zorunludur. Bu konu, hakimin takdirinde olmayıp, kanuni bir zorunluluktur. Hakim, karar vermeden önce, kurul raporunu dikkate alarak kısıtlanması istenen kişiyi dinleyebilir.

2. Savurganlık, Alkol veya Uyuşturucu Madde Bağımlılığı, Kötü Yaşama Tarzı, Kötü Yönetim

Savurganlığı, alkol veya madde bağımlılığı, kötü yaşam tarzı veya malvarlığını kötü yönetmesi nedeniyle kendisini veya ailesini darlık veya yoksulluğa düşürme tehlikesine yol açan ve bu nedenle sürekli bakıma ve korunmaya ihtiyacı olan her ergin vesayet altına alınır. Bu nedene dayalı kısıtlılık kararı vermeden verilmeden önce hakim vesayet alına alınmak istenen kişiyi dinlemek zorundadır.

Esasında herkes kendi malvarlığı üzerinde herhangi bir kısıtlamaya tabi olmaksızın tasarruf yetkisine sahiptir. Sağlıklı bir kişinin, sırf fazla harcama yapıyor diye vesayet altına alınması mümkün değildir. Kanunun bu düzenlemesine göre kişinin vesayet altına alınabilmesi için savurganlığın kötü bir yaşam tarzının sonucu olması veya alkol veya uyuşturucu bağımlılığının söz konusu olması gerekir. Kısıtlama için savurganlığın, kişinin kendisi veya ailesini dara düşürecek boyutlarda olması gerekir.

Konuyla ilgili olarak Yargıtay 2. Hukuk Dairesi tarafından, sürekli kumar oynayan bir kişinin, hem kendisini hem de ailesini darlık veya yoksulluğa düşürme tehlikesine yol açması halinde kısıtlılığına karar verilebileceğine karar verilmiştir.

3. Özgürlüğü Bağlayıcı Ceza

Bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir ceza alan her mahkum kısıtlanır. Cezanın infazına başladığında bu durum cezanın infazında görevli makam tarafından, vesayet makamına bildirilerek mahkuma vasi atanması sağlanır.

4. İstek üzerine

Medeni Kanun son olarak, ergin kişinin kendi isteği üzerine vesayet altına alınması durumunu düzenlemiştir. Buna göre, ergin kişinin kendisi de yaşlılık, engelli olma, deneyimsizlik veya ağır hastalık gibi nedenlerle işlerini idare edemiyor ve bakıma ihtiyaç duyuyorsa kendisine vasi atanmasını isteyebilir. Akıl hastalığı ve zayıflığında olduğu gibi burada da hakim kısıtlanacak kişiyi mutlaka dinlemelidir.

Vesayet Altına Alınma (Kısıtlanma) Kararını Talep Hakkı Kime Aittir?

Bir kişinin vesayet altına alınmasına ya da kısıtlanmasına mahkeme hükmü vasıtasıyla karar verilir. Bu nedenle uygulamada vesayet ya da kısıtlama talepli başvurular vesayet davası olarak adlandırılır.

Kısıtlama ve vasilik temelde kamu düzenini ilgilendiren bir konuysa da bazı durumlarda kısıtlanacak ya da vesayet altına alınacak kişinin de yararı esas alınmaktadır. Bazı hallerde ise doğrudan kişinin yararı, dolaylı olarak da kamu yararı gözetilmektedir.

Korunmak istenen bu hukuki yarar doğrultusundaki kanun düzenlemesi gereği, herkes bir küçüğün veya erginin vesayet altına alınmasını talep edebilir.

Vesayet Davasında Yetkili ve Görevli Mahkeme ve Vasi Ataması

Kişinin vesayet altına alınması, vasi atanması, vasi değişikliği ve vesayetin kaldırılması konularında görevli ve yetkili mahkeme, küçüğün veya kısıtlının yerleşim yerindeki Sulh Hukuk Mahkemesi olarak belirlenmiştir.

Sulh Hukuk Mahkemesi, gerekli incelemeler neticesinde en kısa sürede karar vermelidir. İhtiyaç duyulması durumunda, başvuru ile birlikte derhal gerekli önlemleri alarak kısıtlanması istenen kişinin fiil ehliyetini tedbiren geçici olarak kaldırabilir ve ona bir temsilci atayabilir.

Gerek tedbir kararı, gerekse de inceleme sonucunda verilen nihai karar nüfusa bildirilir. Böylece kısıtlılık hali, kişinin nüfus kaydına şerh düşülür. İyi niyetli üçüncü kişilerin, ilandan önce kısıtlı ile yapmış oldukları işlemler etkilenmez.

Ayrıca yasal düzenleme gereği eşin ve hısımların vasi olarak atanmada önceliği bulunmaktadır. Vasiliğe engel bir durum olmadıkça vesayet makamının öncelikle kısıtlı kişiye en yakın bulunan bu şahısları değerlendirmesi gerektiği şüphesizdir.

Kural olarak, vesayet makamının atadığı vasi, bu görevi yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak Medeni Kanun, 60 yaşını dolduran, bedensel engel veya sürekli hastalık nedeni ile görevi ifa edemeyen, dörtten çok çocuğun velisi olan, başka birine vasi atanan kimselere ve cumhurbaşkanı, TBMM ve Bakanlar Kurulu üyesi, hakim ve savcı olan kişilere bu görevden kaçınma hakkı tanımıştır. Bununla birlikte kısıtlı olan, kamu hizmetinden yasaklı olan ve haysiyetsiz yaşam süren, vesayet altına alınan kişi ile arasında önemli ölçüde menfaat çatışması ya da düşmanlık bulunan kimselerin ise vasi atanması hiçbir surette mümkün değildir.

Kısıtlanan Kişinin Hukuki Durumu ve Vasinin Görevi, Görevin Sona Ermesi 

Kısıtlanan kişi, sınırlı ehliyetsiz hale gelir. Bu kişiler vasisinin rızası olmadan borç altına giremezlerse de kendilerini borç altına sokmayan işlemlerde rıza aranmamaktadır.

Kişi kısıtlandıktan yani sınırlı ehliyetsiz hale geldikten sonra vasinin iradesi kısıtlının iradesi halini alır. Vasinin atanmasıyla birlikte kısıtlının mallarının bir defteri tutulur, değerleri şeyler güvenli bir yerde saklanır, paralar faiz getirmek üzere yatırılır ve güvenli olmayan yatırımlar güvenli hale getirilir.

Vasilik bir defa atandıktan sonra ömür boyu aynı kişinin yaptığı bir hukuki kurum değildir. Vasilik için kişi 2 yıllığına atanır. Süre dolduktan sonra yeni bir süre verilmezse vasilik görevi sona erer.  Yine vasi kısıtlanırsa veya ölürse vasilik görevi sona erecektir.

İştirak Nafakasının Arttırılması Talebi

images

İştirak nafaka nedir?

Boşanmanın çocuklarla ilgili sonuçlarından biri olan iştirak nafakası, velayet kendisine verilmeyen eş tarafından, müşterek çocuğun yetiştirilmesi, korunması, sağlık, bakım ve eğitim giderleri için eşin mali gücü oranında, velayetin bırakıldığı tarafa ödenen bir nafaka türüdür. Sağlık, eğitim, yiyecek, giyecek, barınma giderleri ile sosyal ve benzeri giderler, iştirak nafakasına konu edilebilir.

Kimler iştirak nafakası talep edebilir?

Türk Medeni Kanunu uyarınca küçüğe fiilen bakan anne veya baba; ayırt etme gücüne sahip olmayan küçük için atanacak kayyım veya vasi ve ayırt etme gücüne sahip olan küçük nafaka talebiyle dava açabilir.

Bununla birlikte, boşanma davası devam ederken velayeti kendisine verilmeyen tarafın iştirak nafakası ödemesi için boşanma davası açan tarafın, iştirak nafakası talep etmesine gerek yoktur. Bu husus kamu düzeninden olduğundan ve hakim yargılama esnasında çocuğun haklarını re’sen savunacağından, ilgililer talep etmeseler dahi şartları oluşmuş ise hakim iştirak nafakasına hükmedebilecektir.

Türk Medeni Kanunu’nun 182/II – III. maddesi uyarınca;

“Velayetin kullanılması kendisine verilmeyen eşin çocuk ile kişisel ilişkisinin düzenlenmesinde, çocuğun özellikle sağlık, eğitim ve ahlak bakımından yararları esas tutulur. Bu eş, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmak zorundadır.

Hakim, istem halinde irat biçiminde ödenmesine karar verilen bu giderlerin gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre ne miktarda ödeneceğini karara bağlayabilir.”

şeklinde düzenlenen bu konu, boşanma davası sonucunda velayeti kendisine bırakılan anne ya da babanın, çocuğun bakım ve yetiştirilmesi için mali zorunluluklarını yerine getirmesiyle mükellef olmasının yanı sıra hakimin eş tarafından (talep edilmese dahi) velayetin bırakılmadığı tarafa da mali gücü oranında ve somut olayın şartları gereğince çocuğun bakım ve diğer giderlerine katılma şeklinde söz konusu olan iştirak nafakasına hükmetmesi sonuçlarını doğurmaktadır.

Boşanma davası sırasında talep edilebilen iştirak nafakası, boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren ödenmeye başlanırken bu nafaka, boşanma davasından sonra da herhangi bir zamanaşımına tabi olmaksızın kural olarak çocuğun ergin olmasına kadar talep edilebilmektedir. Bu duruma istisna teşkil edecek şekilde, Türk Medeni Kanunu’nun 328. maddesinde ‘’Çocuk ergin olduğu halde eğitimi devam ediyorsa, ana ve baba durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde olmak üzere, eğitimi sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlüdürler.’’ hususu düzenlenmiştir.

Buradan da anlaşıldığı üzere ergin olan çocuk artık yardım nafakası adıyla mahkemeye başvurabilecek, kendisine eğitim süresi boyunca nafaka verilmesini talep edebilecektir.

İştirak Nafakasının Arttırılması Talebi ve Yetkili Mahkeme

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı ile tespit edildiği üzere, küçük lehine hükmedilen iştirak nafakası, nafakaya hükmedilen dava ile daha sonra ikame edilen artırım davası arasında belli bir sürenin geçmesi, bu sürede doğal olarak ihtiyaçların artması, günün ekonomik koşullarında (enflasyon nedeni ile) paranın alım gücünü yitirmesi ve annenin veya babanın gelirinin nafakaya hükmedilen dava gününe göre artmış olması gibi hususlar esas alınarak arttırılabilir.

İştirak nafakası, boşanma davası içerisinde istenmişse boşanma davasındaki yetki kuralları geçerli olacaktır. Şayet iştirak nafakası boşanma davasından ayrı bir şekilde bağımsız olarak bir davaya konu edilmiş ise yetkili mahkeme, nafaka alacaklısının yerleşim yeri mahkemesidir. Bununla birlikte davalının yerleşim yeri mahkemesi de yetkili kabul edilmektedir.

Mirastan Çıkarma (Iskat)

Mirasçılıktan-Çıkarma-Av.-Halil-İbrahim-Çelik

Mirasbırakan konumundaki kişiler, yaşamları boyunca yakınları ile yaşadığı sorunlar sebebi ile onları mirastan mahrum bırakmak isteyebilirler. Bu durumda yalnız bir mirasçı mirasçılıktan çıkarılabileceği gibi birden fazla mirasçının da mirastan ıskat edilebilmesi mümkündür.

Mirastan çıkarma, mirasbırakanın saklı paylı mirasçılarına (altsoyu (çocukları, torunları), anne-babası, evlatlığı ve sağ kalan eşi) karşı yapılmaktadır. Saklı pay kavramı ile mirasbırakanın kendi tereke üzerindeki tasarrufları kısıtlanmıştır. Nitekim kural olarak saklı paylı mirasçının saklı payı üzerinde muris tarafından herhangi bir işlem yapılması mümkün değilken, saklı paylar dışında kalan malvarlığı üzerinde ise dilediğince tasarrufta bulunabilmesine herhangi bir engel yoktur.

Mirastan çıkarma işlemi, ancak ölüme bağlı bir tasarruf (vasiyetname) ya da noter huzurunda yapılacak bir miras sözleşmesi ile mümkün olabilmektedir. Bu bakımdan, dava açılması suretiyle mirastan çıkarma işlemi mümkün bulunmamaktadır.

Medeni Kanun gereği mirastan çıkarmanın söz konusu olabilmesi için saklı paylı mirasçının miras bırakana veya yakınlarına karşı ağır bir suç işlemesi veya miras bırakana ya da miras bırakanın aile üyelerine karşı aile hukukundan doğan ödevlerini “ÖNEMLİ ÖLÇÜDE” yerine getirmemesi halinin söz konusu olması gerekmektedir. Düzenlenecek vasiyetnamede ya da miras sözleşmesinde, bu iki sebepten hangisinin gerçekleştiğinin çok açık bir şekilde ortaya koyulması oldukça önemlidir; çünkü mirastan çıkarma, mirasbırakanın ancak buna ilişkin tasarrufunda çıkarma sebebini belirtmişse geçerli kabul edilecektir.

İlk sebepte yer alan ‘yakınları’ ifadesi ile sadece akrabalık ilişkisi kastedilmemiştir. Mirasbırakanın değer verdiği samimi bir arkadaşı da yakını olarak değerlendirilebilir. Bu kapsamda kimin ya da kimlerin ‘yakın’ sayılacağı her bir olayda hakim tarafından ayrıca belirlenecektir.

İkinci sebepte ise aile hukuku yükümlülüklerinden söz edilmektedir, ancak belirtmek isteriz ki aile hukukundan doğan her ödevin yerine getirilmemesi, aile birliğinin korunması amacıyla mirastan çıkarmaya imkan sağlamaz. Bu kapsamda, Yargıtay, mirasçının mirasbırakana karşı aşırı ilgisizliğini, mirasbırakanın onur ve haysiyetini gereken şartlarda gözetmemesini, vekalet yetkisini kötüye kullanmasını, mirasbırakanın telefonlarına cevap vermemesini, yüzüne kapatmasını, saygı yükümlülüğünü ciddi surette ihlal etmesini mirastan çıkarma sebebi olarak kabul etmektedir.

Kişi mirastan çıkarılınca nelerin söz konusu olabileceği ise şöyle aktarılabilir; yine Medeni Kanun uyarınca mirastan çıkarılan kişi, mirastan herhangi bir pay alamayacağı gibi miras bırakanın tasarruf özgürlüğünü aşarak saklı pay sahibi mirasçının miras hakkına yapılan müdahalenin giderilmesi amacıyla tenkis davası da açamayacaktır. Bu durumda, mirastan çıkarılan kişinin miras payı, o ölmüş gibi, altsoyuna geçmektedir; altsoyu bulunmuyorsa bu pay, diğer mirasçılar arasında eşit şekilde paylaştırılmaktadır.

Mirastan çıkarma işlemine karşı, ilgili mirasçı dava açma (itiraz) hakkına sahiptir. Bu defa, yukarıda belirttiğimiz iki koşuldan birinin gerçekleştiğini kanıtlama yükümlülüğü, çıkarmadan yararlanan diğer mirasçılara ya da vasiyetname alacaklısına ait olacaktır.

Son olarak, mirasbırakının bu yönde bir tasarrufta bulunması halinde, ilgilinin fikrinin ve koşulların değişmesi halinde, çıkarmaya dair beyan ve taahhütlerinden dönebilmesi hiç şüphesiz ki mümkün olabilmektedir.

Kaşe İmzanın Geçerliliği

869695_detayİmza, bir kimsenin yazdığı bir yazı veya düzenlediği bir belge altına, o yazıyı veya belgeyi kendisinin yazdığını veya düzenlediğini onaylamak ve içeriğini kabul etmek için koymuş olduğu ad ve işaret olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde ticari hayatın yoğun temposu içerisinde seri halinde mevcut evrakın fazlalığı sebebiyle, ıslak imza yerine kaşe imza uygulamalarına çok sık rastlanmaktadır. Bu sebeple kaşe imzaların ıslak imza yerini tutup tutmayacağı hususu çokça tartışılmakla konuyu aşağıdaki gibi özetlemek mümkündür.

İmzaya dair hukuki düzenlemeler Borçlar Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda yer almaktadır. Borçlar Kanunu’nun ilgili maddeleri aşağıdaki gibidir:

“İmza

MADDE 15- İmzanın, borç altına girenin el yazısıyla atılması zorunludur. Güvenli elektronik imza da, el yazısıyla atılmış imzanın bütün hukuki sonuçlarını doğurur.

İmzanın el yazısı dışında bir araçla atılması, ancak örf ve âdetçe kabul edilen durumlarda ve özellikle çok sayıda çıkarılan kıymetli evrakın imzalanmasında yeterli sayılır.

Usulüne göre onaylanmadıkça veya imza ettikleri sırada metnin içeriğini bildikleri ispat edilmedikçe, görme engellilerin imzaları onları bağlamaz.”

“İmza yerine geçen işaretler

MADDE 16- İmza atamayanlar, imza yerine usulüne göre onaylanmış olması koşuluyla, parmak izi, el ile yapılmış bir işaret ya da mühür kullanabilirler.

Kambiyo senetlerine ilişkin hükümler saklıdır.”

Buna göre borç alan kimsenin imzasının kendi el yazısıyla yazılması gerekmektedir; ancak örf ve adetçe kabul gören durumlarda ve özellikle çok miktarda tedavüle çıkan kıymetli evrakın imzası gerektiği takdirde, bir alet vasıtasıyla atılan imza geçerli sayılmaktadır. Ayrıca imza atamayan kişiler (okuma-yazma bilmeyen veya görme engelli kişiler) imza yerine parmak izi veya usulüne uygun olarak onaylanmış olması koşuluyla el ile yapılmış bir işaret veya mühür kullanabilmektedir.

“İmza atamayanların durumu

MADDE 206- (1) İmza atamayanların mühür veya bir alet ya da parmak izi kullanmak suretiyle yapacakları hukuki işlemleri içeren belgelerin senet niteliğini taşıyabilmesi, noterler tarafından düzenleme biçiminde oluşturulmasına bağlıdır.

(2) İmza atamayan kimselerin, cüzdanla iş yapmayı usul edinmiş kuruluşlarla olan işlemlerde kullanacakları mühür, kazınmış imza, işaret veya parmak izinin, işlemin başlangıcında hesap defterine veya cüzdanına basılmış olması veya önceden noterde bir örneği saklanmak üzere onanmış bulunması yeterli olup, her işlemde ayrıca onamaya bağlı değildir.”

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yukarıda alıntılanan 206. maddesi gereği imza atabilme yetisi olmayan veya okuma yazma bilmeyen bir kimsenin, imza yerine parmak izi ya da mühür kullanabileceği belirtilmektedir.

Yukarıda yazılı maddeler ve Yargıtay içtihatları doğrultusunda imza atmaya muktedir olan kişilerde, imzanın el ile atılması kuraldır ve hatta kıymetli evrak tanziminde zorunludur. Bu kişiler tarafından parmak izi, kaşe imza veya mühür kullanılması halinde, bu parmak izi, kaşe imza veya mührün resmi makamlarca usulüne uygun olarak onaylanması halinde bile geçerli olamayacağı sonucuna varılmaktadır.

Anılan sebeplerle, günümüzde de çok sık rastlanıldığı şekilde, sözleşmelerde şirket yetkilisine ait imza yerine, imza kaşesinin kullanılmasının hukuka uygun olmadığı değerlendirilmektedir. Bu konuya ilişkin olarak ileride sözleşmeye ilişkin herhangi bir ihtilaf söz konusu olduğu takdirde imza kaşesinin geçerli ve hukuka uygun olmadığının karşı tarafça ileri sürülerek tartışılması muhtemeldir.

Vergi Dairesi Tarafından Gönderilen Ödeme Emri ve İtiraz Yolu

Sad young couple paying bills.6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 54. maddesinde, ödeme müddeti içinde ödenmeyen amme alacağının tahsil dairesince cebren tahsil olunacağı; 55. maddesinde, amme alacağını vadesinde ödemeyenlere 7 gün içinde borçlarını ödemeleri veya mal bildiriminde bulunmaları lüzumunun bir ödeme emri ile tebliğ olunacağı hükme bağlanmıştır.

Kesinleşmiş amme alacağının tahsil ve takibi için düzenlenen ödeme emri, daha önce tesis edilmiş bir idari işlemin gereğinin yerine getirilmesi, başka bir ifadeyle kesinleşmiş bir kamu alacağının tahsili amacıyla tesis edilmiş idari işlemin icrasına yönelik yeni bir işlemdir. İdarenin tek yanlı bir işlemi olması nedeniyle idari davaya konu edilebilen ödeme emrinin, tamamen uygulamaya yönelik olması, onu diğer idari işlemlerden ayıran en önemli unsur olmaktadır. Kanunda ödeme emri hakkında açılacak davalarda sürenin, diğer davaların aksine 7 gün ile sınırlandırılmış olması da bu özelliği gereğidir. Buna göre, bir kamu alacağının ödeme emri düzenlenmek suretiyle tahsil sürecinin başlatılabilmesi için öncelikle kamu alacağının kesinleşmiş olması gerekir.

Ödeme emri yazısı, teminata bağlanmamış amme alacaklarında cebri icra yolunun başlangıcını ve temelini teşkil etmektedir. Buna göre, amme alacağını vadesinde ödemeyenlere 7 gün içinde borçlarını ödemeleri veya mal bildiriminde bulunmaları lüzumu bir “ödeme emri” ile tebliğ olunur ve ödeme emri tebliğ edilmeden cebri icra süreci başlatılamamaktadır. 6183 sayılı Kanun’un “Ödeme emrine itiraz” başlıklı 58. maddesinde ise “Kendisine ödeme emri tebliğ olunan şahıs, böyle bir borcu olmadığı veya kısmen ödediği veya zamanaşımına uğradığı hakkında tebliğ tarihinden itibaren 7 gün içinde alacaklı tahsil dairesine ait itiraz işlerine bakan vergi itiraz komisyonu (vergi mahkemesi) nezdinde itirazda bulunabilir.” denilmek suretiyle, tebliğ edilen ödeme emrine karşı itiraz makamı ve itiraza ilişkin süre hüküm altına alınmıştır. Görüleceği üzere ödeme emirlerine karşı vergi mahkemelerinde dava açma süresi 6183 sayılı Kanun’un 58. maddesinde, genel dava açma süresinin aksine yalnızca 7 gün ile sınırlandırılmıştır. Bu süre, hak düşürücü süre niteliğinde olup bu sürenin aşılması sonrasında açılan davalar kabul edilmemektedir. Buna karşın ödeme emrine karşı dava açılması ihtimalinde dahi, ilgili vergi dairesi tarafından tahsilata devam edilmesi söz konusu olacaktır. Bir başka deyişle, itiraz talebi ile açılan dava, genel düzenlemelerin aksine, yürütmenin durdurulması kararı verilmediği müddetçe, ödeme emri ile ilgili takip işlemlerine devam edilmesini durdurmamaktadır.

Ayrıca ödeme emrinin iptaline yönelik davalar, “menfi tespit” niteliğinde olup, bu davalarda 58. maddede belirtilen; “böyle bir borcu olmadığı”, “kısmen ödendiği” veya “zamanaşımına uğradığı” yönündeki iddialar dışında yeni ve ayrı bir itiraz nedeni ileri sürülmesi mümkün değildir. İcra ve İflas Kanunu’nun 72. maddesine koşut bir düzenlemeye 6183 sayılı Kanun’da yer verilmemiş olması karşısında, 7 günlük hak düşürücü süreyi geçiren borçlunun aynı konuda yeni bir menfi tespit davası açma olanağının bulunmadığı değerlendirilmektedir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 03.10.2007 tarihli ve 2007/21-623-717 sayılı kararı ile 26.04.2006 tarihli ve 2006/21-198-249 sayılı kararı).

Kira Bedelinin Belirlenmesi (Kira Tespiti)

MTQzNTcxOT-ev-sahibi-ne-zaman-kira-tespit-davasi-acabilirBelirli ve uzun süreli kirada veya kiranın kendiliğinden yenilenmesi durumunda yahut belirli süreli kiranın belirsiz süreli hale gelmesinde, kira bedelinin hep aynı kalmasının kiraya veren yönünden; kira bedelinin her dönemde gelişigüzel artırılmasının ise kiracı yönünden dengeleri bozucu bir etken olacağı tartışmasızdır.

Öte yandan diğer sözleşmeler gibi, kira sözleşmeleri de normal koşullara göre yapılır ve taraf iradeleri ona göre belirlenir. Ancak bazı hallerde sosyal, siyasal, ekonomik ve doğal olaylar nedeniyle başlangıçta öngörülemeyen durumlar meydana gelebilir.

Yukarıda aktarılan her iki durumda uyuşmazlığa düşülmesi yerine, yapılması gereken iş, yargı mercilerine başvurarak kira bedelinin yeniden belirlenmesini istemekten ibarettir.

Kira Parasının Tespiti Nedir?

Belirlemede Genel İlke

Türk Borçlar Kanunu’ndaki kira bedelinin belirlenmesiyle ilgili düzenleme, konut ve çatılı işyerleri ile ilgilidir. Bu özel halin dışında uzun süreli veya belirsiz süreli kiralarda, başlangıçta belirlenmiş olan kira bedelinin aynı kalıp kalmayacağı, kalmayacaksa artırımın hangi kritere göre yapılacağı yolunda genel kural niteliğinde bir düzenlemeye yer verilmemiştir.

Bu kapsamda kira ilişkisinde, devam eden yıllara ilişkin kira bedelinin ne olacağı hususu, genel olarak sözleşme ile belirlenmektedir. Sözleşmede hüküm olmaması veya mevcut hükümlerin yeterli olmaması durumunda ise ya kira bedelinin belirlenmesi (kira tespiti) ya da kira bedelinin değişen koşullara uyarlanması istenebilir.

Kira bedelinin artırılması hususu, taraflar arasında bir anlaşma yapılıp yapılmadığına bakılarak değerlendirilmelidir:

  • Eğer yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeli konusunda taraflar arasında bir anlaşma varsa, bir önceki kira yılında üretici fiyat endeksi (ÜFE) oranını geçmemek koşuluyla artırım oranına ilişkin bu anlaşma geçerli olacaktır. Bu bakımdan tarafların ÜFE oranından daha düşük bir oran belirlemesi halinde, bu düşük oran; daha yüksek bir oran belirlemesi halinde ise ÜFE oranı uygulanacaktır.
  • Eğer yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeli konusunda taraflar arasında bir anlaşma yoksa, bu halde kira bedelinin, bir önceki kira yılının ÜFE’deki artış oranını geçmemek kaydıyla, kiralananın durumu göz önüne alınarak hakkaniyete göre mahkemece belirlenir.
  • Türk Borçlar Kanunu’nda uzun süreli kiralar yönünden ise farklı bir düzenlemeye yer verilmiştir. Anılan Kanun’un 344/3. maddesi uyarınca, taraflar arasında bir anlaşma bulunsun ya da bulunmasın, eğer kira süresi, 5 yıldan uzun süreli ise veya 5 yıldan sonra kira sözleşmesi yenilenmişse, her 5 yılın sonunda, yeni kira döneminde uygulanacak kira bedeli, mahkeme tarafından ÜFE’deki artış oranı, kiralananın durumu ve emsal kira bedelleri göz önünde tutularak hakkaniyete uygun şekilde belirlenecektir.

Bu bağlamda bir hususun vurgulanması zorunlu olup, o da aradan her 5 yıl geçmesiyle kira bedelinin mahkeme kararıyla tespit edilmesinden sonraki yıllarda artırımın mümkün olup olmadığı, mümkünse bu artırımın neye göre yapılacağıdır.

Türk Borçlar Kanunu’nun ilgili maddesinde, her 5 yıldan sonraki kira yılında kira bedelinin, önceki fıkralarda yer alan ilkelere göre değiştirilebileceği belirtilmiştir. Hal böyleyken, 5 yıl sonunda kira bedeli mahkeme kararı ile belirlenmiş olsa bile, devam eden kira dönemlerinde taraflar, her yıl yapılacak artırım oranını, sözü edilen ÜFE oranını geçmeyecek şekilde serbestçe belirleyebilecektir.

Kira Tespit Davası Açma Süresi Nedir?

Kira tespit davasının her zaman açılabilmesi genel kuraldır.

Ancak, dava açılarak tespit edilecek kira bedelinin, yeni kira döneminin başlangıcından itibaren geçerli olabilmesi için, davanın yeni kira döneminin başlangıcından en geç 30 gün önceki bir tarihte açılması ya da kiraya veren tarafından bu süre içinde kira bedelinin arttırılacağına ilişkin olarak kiracıya bildirimde bulunulması gerekmektedir. Bu süreye uyulmaksızın açılan davada verilecek karar, bir sonraki kira dönemine ilişkin olacaktır.

Görüldüğü gibi doğrudan doğruya dava açılması halinde usul yönünden sadece davanın süresinde açılıp açılmadığına bakılır. Doğrudan dava açılmayıp yasal bildirim sonucu dava açılması durumunda ise, bildirim yasal süresi içerisinde yapılıp yapılmadığı incelenir. Eğer bildirim yasal süresi içerisindeyse, davanın 30 günlük süre içerisinde açılıp açılmadığına bakılmaz. Ayrıca ilgili Kanun maddesinde, bildirimde bulunulması halinde onu izleyen yeni kira dönemi sonuna kadar tespit davasının açılabileceği de açıkça ifade edilmiştir.

Son olarak belirtmek gerekir ki kira sözleşmesinde kira bedelinin artırılacağı konusunda bir hüküm bulunması halinde, kira döneminden önceki 30 gün öncelikli süre şartı ortadan kalktığı için, bir bildirime gerek olmaksızın davanın yeni dönem sonuna kadar açılması mümkündür.

Uygulamada bazı hallede kiraya veren, kira tespit hakkını yanlış kullanabilmektedir. Sözleşmedeki artırım miktarının düşük olacağı düşüncesiyle kiraya veren kira tespit davası açmışsa, bununla bağlı kalmak zorundadır. Örneğin sözleşmedeki yıllık % 11 artırım oranını az bulan kiraya verenin açtığı davanın sonunda mahkeme tarafından bu oranın % 9 olarak tespit edilip durum kesinleşmişse, davacının bu kez sözleşmede öngörülen orana dayanarak tespit istemesi haklı sayılmamaktadır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 09.02.2005 tarihli, 2005/3-23 E. ve 2005/48 K. sayılı kararı)

Kira Tespit Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme 

Kira tespit davası, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 4. maddesi gereğince taşınmazın bulunduğu yer sulh hukuk mahkemesi nezdinde açılmalıdır.

Genel yetki kuralı kapsamında davanın, davalının yerleşim yeri mahkemesinde açılması mümkünse de kira bedelinin tespiti sırasında yapılacak inceleme ve keşif sebebi ile davanın, taşınmazın bulunduğu yer sulh hukuk mahkemesinde görülmesi genel kabul görmektedir.

Noktalamadan önce hatırlatalım ki, 6353 sayılı Kanun’un Geçici Madde 2 düzenlemesi ile “Kiracının Türk Ticaret Kanunu’nda tacir olarak sayılan kişiler ile özel hukuk ve kamu hukuku tüzel kişileri olduğu işyeri kiralarında, 11.01.2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 323, 325, 331, 340, 342, 343, 344, 346 ve 354. maddeleri 01.07.2012 tarihinden itibaren 8 yıl süreyle uygulanmaz. Bu halde, kira sözleşmelerinde bu maddelerde belirtilmiş olan konulara ilişkin olarak sözleşme serbestisi gereği kira sözleşmesi hükümleri tatbik olunur. Kira sözleşmelerinde hüküm olmayan hallerde mülga Borçlar Kanunu hükümleri uygulanır.” hususu hüküm altına alınmıştır. Buna göre; kiracının Türk Ticaret Kanunu’nda tacir olarak sayılan kişiler ile özel hukuk ve kamu hukuku tüzel kişileri olduğu işyeri kiralarında, kira bedelinin tespitine ilişkin hükümler, ertelenmiş olup 01.07.2020 tarihinden itibaren uygulama alanı bulacaktır.

10 Soruda Doğum ve Süt İzni ile Analık ve Emzirme Ödeneği

images (1)

Doğum izni, süt izni ve bu dönemlerde alınan ödenekler, hem çalışan hem de işverenler bakımından en çok merak edilen konulardan biri. Aşağıda bu konuda ortaya çıkabilecek soru ve sorunlara 10 başlıkta cevap bulacaksınız.

1. DOĞUM İZNİ NE KADARDIR? 

Doğum izni, toplamda 16 haftalık bir süredir. Doğum izni, doğumdan 8 hafta önce başlar ve doğumdan sonra 8 hafta daha devam eder.

Sağlık durumu elveriyorsa çalışan doğumdan önceki 3 haftaya kadar çalışabilir. Bu durumda doğumdan önce kullanmadığı haftaları doğumdan sonrasına eklenir. Örneğin çalışan doğumdan önceki 3. haftada izne çıkmışsa kullanmadığı 5 haftalık izin doğumdan sonrasına eklenecek; çalışan bu şekilde doğumdan sonra 13 hafta izin kullanabilecektir. Ancak bu halde çalışanın sağlık durumunun çalışmaya elverişli olduğu doktor raporuyla ortaya konmalıdır. Çalışanın sağlık durumu çalışmaya uygun olsa dahi doğumdan 3 hafta önceki sürede çalışılması kanunen mümkün değildir.

Erken doğum yapılması halinde ise doğumdan önce kullanılamayan süreler, doğum sonrası sürelere eklenmek suretiyle kullanılır.

2. İKİZ BEBEK DOĞUMU HALİNDE DOĞUM İZNİ UZAR MI?

İkiz bebek doğumu halinde, doğumdan önceki izin süresi 10 haftadır. İkiz bebek beklenmesi halinde de doğumdan önce sağlık durumu çalışmaya elverişli ise doğumdan önceki 3 haftaya kadar çalışılabilir. Örneğin ikiz bebek bekleyen bir çalışan 3. haftasında izne çıktıysa doğumdan sonra 15 hafta doğum izni kullanacaktır.

3. DOĞUM İZNİ KISALTILIP UZATILABİLİR Mİ? 

Doğum izni, kadın çalışana kanunla verilmiş bir haktır. Kadın çalışan tarafından bizzat talep edilmedikçe işveren kadını doğum izninde çalışmaya veya doğum iznini kanunen öngörülen sürelerden daha kısa olarak kullanmaya zorlayamaz.

Doğum izni süreleri çalışanın sağlık durumuna ve yaptığı işin özelliğine göre gerekirse hem doğumdan önce hem de doğumdan sonra arttırılabilir. Ancak bunun da doktor raporuyla ortaya konması gerekir.

Bu arada belirtmek gerekir ki kadın çalışan dilerse doğum izni süresinin bitiminden sonra 6 aylık ücretsiz izinalabilir. Kadın çalışanın talebi halinde işveren bu izni ona tanımak zorundadır.

4. SÜT İZNİ GÜNDE KAÇ SAATTİR? 

Süt izni, çocuk 1 yaşına gelinceye kadar kullanılabilir. Süt izninin süresi günde 1,5 saattir. Bu sürenin hangi saatler arasında ve kaça bölünerek kullanılacağını çalışan kendisi belirler. Bu süreyi isterse sabah, isterse öğlen saatlerinde kullanabilir.

Süt izni süresi, günlük çalışma süresinden sayılır. Bu nedenle çalışanın ücreti süt izni kullanması nedeniyle kesilemez. Çalışanın öğle arası süresi hesaplanırken çalışanın günlük çalışma süresine süt izni süresi de dahil edilmelidir.

5. SÜT İZNİNİ TOPLU OLARAK KULLANMAK MÜMKÜN MÜ?

Uygulamada pek çok işverenlikçe süt izinleri haftanın bir gününe toplanarak toplu olarak kullandırılmaktadır. Benzer şekilde süt izinlerini toplu olarak doğum izninden hemen sonra kullandıran işverenlikler de bulunmaktadır.

Bu husus İş Kanunu ile açıkça düzenlenmemişse de eğer süt izinlerini toplu olarak kullanmak çalışanın yaranına ise ve toplu olarak kullanma yönünde çalışanın bizzat kendi talebi varsa, süt izinlerinin toplu olarak kullandırılmasında bir sakınca da olmayacaktır.

Bununla birlikte süt izninin toplu olarak kullanılması yönünde çalışanın bizzat kendi talebi bulunmalı, çalışan buna zorlanmamalıdır.

6. HAMİLE VE EMZİREN ÇALIŞAN GÜNDE KAÇ SAAT ÇALIŞMALIDIR?

Gebe veya Emziren Kadınların Çalıştırılma Şartları Yönetmeliği hükümlerine göre, hamile veya süt izni kullanan çalışanların günde 7,5 saatten fazla çalıştırılmaları yasaklanmıştır. Bu nedenle doğum izni başlamadan ve bittikten sonra dahi hamile veya emziren çalışanların günlük ve haftalık çalışma saatleri düzenlenirken bu hususa ayrıca dikkat edilmelidir.

7. DOĞUM İZNİNDE ÜCRET ÖDENİR Mİ?

İşverenler, 16 haftalık doğum izni süresince (çoğul gebelikte 18 hafta) çalışana ücret ödemek zorunda değildir. Doğum izni süresince çalışan ve işveren arasındaki iş sözleşmesi, “askıda”dır. Çalışana doğum izni süresince ücret verip vermemek, işvereninin takdirindedir.

Benzer şekilde işverenin sigorta primi ödeme zorunluluğu da bulunmamaktadır. Bu halde çalışanın sigortalılığı, son prim ödeme gününü takip eden 10’uncu günden başlayarak sona ermiş sayılacaktır.

8. ANALIK ÖDENEĞİ ŞARTLARI NELERDİR?

Doğum izni süresince çalışanın ücreti Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından “analık ödeneği” adı altında verilir.

Analık ödeneğinden yararlanmak için doğum izninden hemen önce sigortalılığın devam ediyor olması, başvurudan önceki son 1 yıl içinde en az 90 gün kısa vadeli sigorta primi ödenmiş olması, prim borcunun bulunmaması, doğumun gerçekleşmiş olması ve doğum izni süresince çalışanın işyerinde çalışmamış olması gerekir.

Analık ödeneğine çalışanın bizzat kendisi başvurmalıdır. Başvuru işveren tarafından yapılamaz.

9. ANALIK ÖDENEĞİ NE KADARDIR? NE ZAMAN ALINIR?

Analık ödeneği, çalışanın doğum izni süresince alacağı brüt maaşın 2/3’si kadardır. Bu da yaklaşık olarak çalışanın eline geçen net maaşı kadar bir tutara denk düşmektedir.

Analık ödeneği, doğum izni bitiminde toplu olarak alınmaktadır. Böylece çalışan, 16 haftalık ödenek bedelini bir seferde ve doğum izni bittikten sonra alır.

10. EMZİRME ÖDENEĞİ NEDİR? 

Emziren sigortalı kadın ve hatta kadının sigortalı olmaması durumunda eşi,  Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan emzirme ödeneği alabilir. Söz konusu ödenek bir defaya mahsus olarak verilir. Emzirme ödeneğinden yararlanabilmek için 120 gün kısa vadeli sigorta primi ödenmiş olması ve Bağ-Kur kapsamındaki sigortalıların prim ve prime esas borcunun bulunmaması gerekir.